Klasik Arkeoloji daha çok Antik Çağ diye adlandırılan Yunan ve Roma uygarlıklarını kapsayan bir dönemi içerir. Dar anlamıyla yaklaşık olarak M.Ö. 6. yüzyıl ile M.S. 3 yüzyıl arasındaki zaman dilimi ile ilgili olsa da geniş anlamıyla M.Ö. üçüncü binyıla kadar uzanan Girit, Yunan Anakarası ve Anadolu’nun batı ve güney kıyılarını içeren kültürlerin gelişimini inceler.
Ege Denizi ve Ülkeleri: Ege bölgesi, Ege deniziyle çevrilen veya sınırlanan adalarla Asya ve Avrupa kıtaları kıyılarını, yani Yunanistan, Makedonya ve Trakya’nın doÄŸu, Anadolu’nun ise batı ve güneybatı kıyılarını içine alan bölgedir. Ege kıyılarının çok girintili çıkıntılı olması, iyi korunmuÅŸ sayısız liman ve koylara sahip bulunması, denize doÄŸru uzanan sıra daÄŸlar arasında verimli vadilerin yeralması, iki kıta arasında jeolojik bir çöküntünün kalıntıları olan çeÅŸitli büyüklükte birçok adaların bulunması, böylece Ege denizinde kara görmeyen hemen hemen hiçbir nokta bulunmaması deniz ulaşımını, dolayısıyla Asya ile Avrupa arasındaki ekonomik ve kültürel iliÅŸkileri kolaylaÅŸtırmada baÅŸlıca etken olmuÅŸtur. Yunanistan: Yunanistan son derece engebeli bir ülkedir. Ülkenin içi ekser hallerde kuzeyden güneye inen, yalnız orta Yunanistan’da kısmen doÄŸuya kıvrılan ve Ege adaları üzerinden Anadolu yönünde uzanan yüksek daÄŸlarla kaplıdır. Bu suretle bazan 2500 m.’yi bulan yükseklikteki alanlar ayrılmış, bunların aralarında ise geçilmesi güç geçitler sayesinde birbirine baÄŸlanan ince uzun vadiler meydana gelmektedir. İşte bu nedenle Yunanistan daÄŸlar arasına sıkışmış türlü büyüklükte kantonlara sahip olmuÅŸtur. Yalnız bazı büyük vadiler ve düzlükler kuzeyde Makedonya ve Teselya’da Orta Yunanistan’da Boiotya ve Attika, Peleponnes’te ise Argolis, Lakonya ve Mesenya’da olduÄŸu gibi oldukça büyük devletlerin meydana gelmesini mümkün kılmıştır. Yunanistan’nın coÄŸrafya bakımından bu parçalanmış durumu bu ülkenin siyasal bakımdan da irili ufaklı devletelere bölünmesinde baÅŸlıca etken olmuÅŸtur.
Anadolu’nun Batı Kıyıları: Yunanistan’dakiler kadar olmamakla beraber, yine bir hayli iyi korunmuÅŸ koy ve limanlara sahip Batı Anadolu kıyılarında da sıradaÄŸlar birbirine paralel olarak sahilden içerlere doÄŸru uzanmakta ve aralarında Kaikos (Bakırçay), Hermos (Gediz), Kaistros (Küçük Menderes) ve Maiandros (Büyük Menderes) gibi büyük ırmaklar tarafından sulanan ve kıyılara kadar uzanan geniÅŸ ve verimli vadileri kapsamaktadır. Bu coÄŸrafi durum bir taraftan çeÅŸitli vadilerde kurulan ÅŸehirlerin iç bölgelerle kültürel ve ekonomik iliÅŸkilerde bulunmalarını kolaylaÅŸtırmıştır. Fakat, bu kıyıların gerisinde güçlü bir devlet kurulunca bu devlet daima vadiler yoluyla denize ulaÅŸmak çarelerini aramış, bundan ötürü bu vadilerdeki ÅŸehirlerin bağımsızlığı için büyük bir tehlike olmuÅŸtur. Ege Adaları: Asya ile Avrupa kıyıları arasında yer alan adaların en önemlisi Girit’tir. Ege bölgesinin güney sınırında bulunan ve yaklaşık olarak 250 km. uzunluÄŸunda ortalama 50 km. geniÅŸliÄŸinde olan bu ada, arada köprü görevi gören birtakım adalar sayesinde, bir taraftan Peleponnes’e, diÄŸer taraftan Anadolu’nun batı ve güneybatı ve Afrika’nın kuzey kıyılarına baÄŸlı bulunuyordu. Girit bütün bu ülkelere bunların kültür etkileri altında kalabilecek kadar yakın, fakat bunlardan gelecek düşman akınlarını önleyebilecek kadar uzaktı. Aynı zamanda pek engebeli araziye sahip olmakla ve batı-doÄŸu yönünde uzanan sıradaÄŸlar tarafından biri kuzeyde, diÄŸeri güneyde olmak üzere iki büyük bölüme ayrılmış bulunmakla beraber, yoÄŸun bir nüfus besleyebilecek ve baÅŸlı başına bir uygarlık yaratabilecek kadar büyüktü. İşte eski çaÄŸlarda “mutluluklar adası” olarak gösterilen Girit’in Akdeniz’de aldığı bu önemli yer adanın bir taraftan doÄŸu, diÄŸer taraftan batı etkileri altında kalmasına ve hayran olacak derecede yüksek ve orijinal bir uygarlık ortaya koymasına yolaçmıştır. Ege adalarından birinci gruba giren adalar arasında Delos, ikinci gruba girenler arasında ise obsidien taşı kapsayan Melos, içinde mermer ocakları bulunan Paros ve Naksos veya altın madenleri ile ün kazanmış Sifnos gösterilebilir.
En Eski ÇaÄŸlardan Üçüncü Binyıl Sonuna Kadar Ege Dünyası Girit Girit adası elveriÅŸli coÄŸrafi durumundan ötürü Yunan mitolojisinde derin yankılar bırakmış olan canlı ve hareketli bir kültür hayatı yaÅŸamıştır. Girit’in Yunanlılar çağındaki önemiyle hiç de orantılı olmayan bu mitos bolluÄŸu ve çeÅŸitliliÄŸi mitosların nitelikleri ve bunlarda görülen Yunanlı olmayan adlar bakımından, daha çok Anadolu’ya yönelmiÅŸ eski bir uygarlığa iÅŸaret eder niteliktedir. Yapılan arkeolojik incelemeler bütün Ege bölgesinde olduÄŸu gibi Girit’te de paleoletik çaÄŸa ait eserlerin fazla bulunmadığını buna karşılık oldukça ilerlemiÅŸ bir neolitik kültürü bulunduÄŸunu açığa çıkarmıştır. TaÅŸ temeller üzerinde kerpiç duvarlı, çeÅŸitli büyüklükte mekanlardan meydana gelen dört köşeli bir ev, Knossos’ta sarayın altında bulunmuÅŸtur. Ev kalıntıları arasında elde edilen deÄŸirmen taÅŸları, bu insanların yalnız balıkçılık ve avcılıkla deÄŸil tarımla da uÄŸraÅŸmış olduklarını da göstermektedir. Silahlar ve çeÅŸitli araçların yapılmasında taÅŸ, kemik ve Melos adasında getirilen obsidien taşı kullanılmakta, bütün bu taÅŸ eserler özenle iÅŸlenmekte ve perdahlanmaktadır. Bu dönem Girit keramikleri siyah, gri ya da toprak renginde, iyi temizlenmemiÅŸ bir kilden yapılmış oldukça kaba kaplardan ibarettir. Geç neolitik dönemde ise koyu bir zemin üzerine kırmızı boya ile yapılmış bezekleri kapsayan boyalı vazolar ortaya çıkmıştır. Bu vazoların yanında yine kilden yapılmış büyük bir kısmı kadın ÅŸeklinde olan idollere de rastlanmıştır. Bu tarımsal kültür, idolleri ve seramikleri ile baÄŸlar göstermekte, (en çok Hacılar ve Çatalhöyükle) ve esas itibari ile dördüncü binyıla ait olduÄŸu anlaşılan neolitik çaÄŸda Girit adasında Anadolu’lu ya da bunlarla yakın akraba insanların yaÅŸamış olduÄŸuna iÅŸaret etmektedir. Girit’te İ.Ö. 3000/2800 ile 2000 arasında taÅŸ döneminden maden dönemine girilmeye baÅŸlanmıştır. Bu zamanda adanın ençok orta ve doÄŸu kısımlarının nüfusu yoÄŸundur. Bu çaÄŸ insanları Mesera ovasında bulunan 12′den fazla yerleÅŸme yerlerindeki evlerin yanında mezar yapılarına da önem vermeye baÅŸlamışlardır. Neolitik geleneÄŸi sürdüren, siyah, gri ya da toprak rengi ilkel kapların yanında çömlekçi çarkının kullanılması sayesinde düzenli ÅŸekiller alan vazolar yapılmaya baÅŸlanmıştır. Bu dönemde beyaz, krem ya da açık sarı bir zemin üzerine parlak kırmızı bir boya ile yapılmış geometrik kaplar alevli ateÅŸte piÅŸirilerek kullanılmıştır. Bu devirde ÅŸehirlerin başında krallar ya da beylerin bulunduÄŸu ve bazı sınıfların meydana çıktığı görülmektedir. Üçüncü binyılda adada esas itibari ile barış ve sükun ortamı sürmüş olacak ki yerleÅŸme yerlerinin çevresinde hiç bir tahkimat izine rastlanmamıştır. Yunanistan Ege Adaları ve Anadolu Yunanistan’da üçüncü binyılın sonuna kadar neolitik kültürü korunmasına karşılık üçüncü binyılın ilk yarısında taÅŸ döneminden çıkarak bakır dönemine girilmektedir. Bu kültür çevresi içinde bulunan yerleÅŸme yerleri daha henüz köy niteliÄŸinden kurtulmamış olup dörtgen ÅŸeklinde evler görülmektedir.
Truva bölgesi seramikleri ile olan benzerlik maden kültürünü Yunanistan’a getiren insanların Anadolu’lu olduklarına iÅŸaret etmektedir. Üçüncü binyılda Anadolu’dan Yunanistan’a birtakım göçler olduÄŸunu filolojik delillerle takip edebiliriz. Yunanistan’da bulunan (ss), (tt), ya da (nt)’li yer adlarının Yunan dili ile açıklanamadığı bunların Anadolu’nun batı, güneybatı bölgelerindeki (s), (ss) ve (nd)’li yer adlarına karşılık olduÄŸu sanılmaktadır. Bu yer adlarına örnek olarak Yunanistan’da Korintos (ÅŸehir), Koskintos (daÄŸ), Samintos (yer), Parnasos (daÄŸ) Anadolu’da Mikalessos, Halikarnassos, Aspendos, Alinda gibi adlar gösterilebilir. Bunlardan baÅŸka Larisa gibi (lar-), Pergamon gibi (amo-), Mylasa gibi (asa-) ve Samos gibi (sam-) köklerini kapsayan birçok yer adlarının yanında Yunan dilindeki kültür hayatı ile ilgili birçok sözcüklerde de bu benzerlik görülmüştür. Yunanlılardan önce Ege bölgesinde bir takım yabancı kavimlerin oturdukları bilinse de Pelasg, Leleg ya da Kar olarak adlandırılan bu kavimler hakkında somut bilgiler bulunmamaktadır. Yunan tarih geleneÄŸine göre Lelegler Anadolu’da Truva bölgesinde, Ege adalarında, orta Yunanistan ve Peloponnes’in bazı yerlerinde oturmuÅŸlar, Pelasglar ise Yunanistan’da geniÅŸ bir alana yayılmışlardır; o kadar ki bir zamanlar tüm Yunan ülkesi Pelasgiye olarak gösterilmiÅŸtir. İlk zamanlar Tesalya’da oturmuÅŸ, Peneios vadisine Pelasg Argos’u vermiÅŸ oldukları anlaşılan Pelasglar sonraları Yunanistan’ın Yunanlılardan önceki halkı olarak kabul olunmuÅŸlardır. Homeros destanlarından İlyada’da Yunancadan ayrı bir dil konuÅŸanlar olarak gösterilen Karlar Yunan tarihçisi Herodotos’a göre Girit kralı Minos zamanında egemendiler; bunlar ancak sonraları bu yerlerden Yunanlılar tarafından çıkarılmışlardır. Åžu halde üçüncü binyılda bütün Ege bölgesine yayılmış olan ve aralarında ve bir takım farklar göstermekle beraber esas itibari ile Karlar tarafından temsil olunan kavimlerin Lidyalılar ve Likyalılar ile birlikte BoÄŸazköy Hitit metinlerindeki Luvilerle ilgili olmaları muhtemel “batı Anadolu kavimleri” grubuna girdikleri söylenebilir. Anadolu’da üçüncü binyılda ÅŸehir olma eÄŸilimi gösteren en önemli yer tahkimli ÅŸatoların da bulunduÄŸu Truva’dır. Burada sözü edilen İ.Ö. 3000/2800 ile 2400 arasında yer alan bakır dönemine ait Truva I ve 2400′den 2200′e kadar gelen tunç dönemi Truva II’dir. Alçak bir tepe üzerinde kurulmuÅŸ olan Truva I etrafı tarla taÅŸlarından yapılmış bir surla çevrili küçük bir ÅŸatoydu. Seramikler burada iyi temizlenmemiÅŸ bir kilden yapılmış ve iyi piÅŸirilmemiÅŸ siyah ya da toprak rengi nadiren kırmızı perdahlı dış yüzeyleri düz çizgilerden meydan gelen seramiklerdir. Buradaki kapların bazıları bakırdandır. Obsidienin geniÅŸ ölçüde kullanılmış olması Melos adası ile ticaret iliÅŸkilerine iÅŸaret eder. Evlerden elde edilen araçlar ve kemik kalıntılarından Truva I insanlarının tarım, hayvancılık ve balıkçılıkla geçindiklerini anlamaktayız.
Truva I’in üzerinde kısa bir aralıktan sonra yapıldığı anlaşılan Truva II yer alır. Üç dönemde güneye doÄŸru geniÅŸletilmiÅŸ olan, kapılar ve kuleleri kapsayan, ortasında arka arkaya sıralanmış giriÅŸ mekanı ve bir ya da daha çok odadan ibaret megaronlardan meydana gelen bir hükümdar sarayının bulunduÄŸu Truva II kuvvetli bir surla çevrilidir. Truva II’nin maden zenginliÄŸine megaronlar içinde ya da arasında bulunan gömüler iÅŸaret etmekdedir. Bunların en ünlüsü olan “Priamos gömüsü” 3 diadem, 60 küpe, 6 bilezik, 15 altın ve gümüş vazo, 8700 boncuk, yüzük ve silindirik boruyu kapsıyordu. Lapislazuli ve çeÅŸitli taÅŸlardan yapılmış olan boncuklar ve süsler Truva II’nin çeÅŸitli doÄŸu ülkeleri ve ençok Mısır ve Mezopotamya ile ticarette bulunduÄŸunu ispatlamaktadır. Siyah vazoların yanında kırmızı vazolar da tekniÄŸin geliÅŸtiÄŸini göstermektedir. TaÅŸ ya da toprak idoller, ağırÅŸaklar, silindir mühürlerde bulunmaktadır. Truva III ÅŸehri baÅŸka bir plana göre kurulmuÅŸ bulunmakta, Truva IV zamanında ise bu ÅŸehir yeni bir surla çevrilmektedir. Truva V gerçek tunçtan yapılmış kapları ve geliÅŸmiÅŸ seramikleri ile dikkat çekmektedir. İkinci Bin Yılda Ege Bölgesi Girit İ.Ö. 17. ve ençok 16. yüzyıllar Girit’in her bakımdan en parlak dönemidir. Tüm sanat ve fikir hayatının merkezi olduÄŸu anlaşılan saraylar son ÅŸekillerini almakta, çeÅŸitli dairelerin daha sonra organik bir bütün halinde avlunun etrafını çevirdiÄŸi görülmektedir. Batı tarafında zemini taÅŸ döşeli bir meydan, doÄŸu kısmında dört katlı binalar, sarayın baÅŸka kısımlarında da özel oturma daireleri, tahıl ÅŸarap ve zeytinyaÄŸ depoları, atölyeler koridor ve iç avlularla birleÅŸtirilmiÅŸtir. Dini fresklerle kaplı duvarlarla en canalıcı sanat eserleridir. İlk zamanlar bir resim yazısı olan Girit yazısı İ.Ö. 16. yüzyıldan itibaren fonetik bir yazı (hece yazısı-A yazısı) haline gelmiÅŸtir. Ençok saraylarda kullanıldığı anlaşılan bu yazıyı okumak henüz mümkün olmamakla birlikte Anadolu dilleriyle akraba olduÄŸu ve Girit B yazısı ile yazılı metinler gibi idari ve ekonomik nitelikte olduÄŸu ileri sürülmektedir. Yunanistan’daki yazılı belgelerin Girit’tekilerden iki yüzyıl daha geç olduÄŸu görülmektedir. Girit’lilerde Yunalıların tersine tanrı heykelleri bulunmaması baÅŸlı başına bir tapınak mimarlığının ortaya çıkmasına engel omuÅŸtur.Girit dininde tanrıçaların ön safta yer almalarına uygun olarak din törenlerinde kadınlar büyük rol oynamaktadırlar. Törenler esnasında müzikle danslar yapılmakta tanrılara çeÅŸitli hayvanlar kurban edilmekte, çiçekler meyvalar içkiler ve çeÅŸitli eÅŸyalar sunulmaktadır. Tapınmada rol oynayan kutsal gereçler ve kült sembolleri arasında çift yüzlü baltalar önemli bir yer tutmaktadır. Bakırdan, tunçtan, hatta altından yapılmış baltalara maÄŸaralarda ya da büyük evlerde rastlanmıştır. Balta resimlerini freskler, vazolar ve mühürlerden baÅŸka sarayların duvarları üzerinde de görülmektedir. Anadolu’nun tersine belirli bir tanrı ile ilgili olmayan bu baltalar törenlerde sığırları kurban etmek için kullanılmaktadır. Hatta bu çift yüzlü baltalar Karya’da olduÄŸu gibi Girit’te de “labris” adını taşımış, bundan ötürü Yunan mitosunda Knossos sarayında bulunduÄŸu bildirilen “labrintos”la bu baltaların saklandığı yerin kastedilmiÅŸ olduÄŸu sanılmaktadır.
Hellen Uygarlığı Hellenlerin ataları olan Akalar M.Ö. 1600-1200 yıllarında bugün Myken adını verilen uygarlığı yaratarak Yunan yarımadasında, Orta ve Doğu Akdeniz çevrelerinde yoğun ticaret ve kültürel etkinlik göstermişlerdir. Bu sayede Mezopotamya uygarlıklarıyla koloniler aracılığıyla komşu olup uygarlıklarının etkisini oralara ulaştırmışlardır. Ege göçleri yüzünden son bulan bu uygarlığın ardından Hellenler 400 yıl boyunca ilkel bir yaşam sürmüşlerdir. Bu dönemde yaşayan belli başlı toplumlardan Dorlar Rodos ve Batı Anadolu’nun güneyinde, İonlar Sakız, Sisam ve Batı Anadolu’nun ortalarında, Aioller Midilli ve Batı Anadolu’nun kuzeyinde yerleşmişlerdir. İlk koloniler M.Ö. 1050-1000 yılları arasında kurulmuştur. Eski İon Evresi: (M.Ö. 1050-750) Tarım, balıkçılık ve şarap üretimi gibi ekonomik etkinliklerin olduğu bu dönemde henüz uluslararası ticaret gelişmemiştir. Evlerin tek odadan oluşması ve seramik ürünlerde hala Attika geleneğinin egemen olması önemli özelliklerdendir. Homeros Dönemi: (M.Ö.750-700) Sisam, Miletos, Ephesos, Erythrai, Smyrna gibi kentlerin önem kazandığı dönemdir. Batı kültürünün ilk edebi eseri olan İlyada bu döneme aittir. Mimaride ilerlemeler sağlanmıştır. Yazı bilinmesine karşın İonya’da pek yaygın değildi.
Durgunluk Dönemi: (M.Ö. 700-650) Anadolu 7. yy başlarında Kimmerlerin saldırısına uğramıştır. Bu zamanda ayrıca Frigler ve Lidya Krallığı da İonyalıların gelişmesini engellemişlerdir. Döneme adını veren durgunluğun sebebi de işte bu baskıdır. Erken Arkaik Dönem: (M.Ö. 650-600) İon uygarlığının ilk parlak dönemi olarak sanat alanında Oryantalizan Sanatın ortaya çıkış zamanıdır. En önemli atılımı Miletos’un önderliğinde Mısır’da, Doğu Akdeniz’de ve Karadeniz’de kurulan koloniler oluşturmuştur. Eski İzmir’de, Erythrai’de günışığına çıkarılan Athena tapınaklarının en parlak yapıları bu evrenin sonunda inşa edilmişlerdir. Ayrıca, İzmirli Mimnermos, Ephesoslu Kallinos, Sardesli Alkman, Lesboslu Sappho ve Alkaios gibi büyük ozanlar bu dönemde yaşamışlardır. İyon Uygarlığının Altın Çağı: (M.Ö. 600-545) Erken Arkaik dönemde başlayan atılımlar Batı Anadolu’yu bütün dünyanın o dönemdeki en ileri bölgesi haline getirmiştir. M.Ö. 3000 yıllarından beri Mısırlıların ve Mezopotamyalıların ellerinde bulunan dünya kültür liderliği bu dönemde Batı Anadolu’ya geçmiştir. Doğa filozofları dinsel inanışlardan sıyrılmış olarak doğa olaylarının oluş nedenlerini özgür bir düşünce yöntemi ile ele almış ve bugünkü batı uygarlığının temellerini atmışlardır. Karyalı Thales, Miletoslu Anaksimandros ve Anaksimenes, Sisamlı Pythagoras, Kolophonlu Xenophanes, Ephesoslu Herakleitos, Koslu Hippokrates bu dönemin filozofları arasındadır. Batı Anadolu İon kentleri Perslerin eline geçince heykeltraşlar, ressamlar ve filozoflar Atina’ya ve İtalya’ya göçederler. Bu andan itibaren İyonya’da başlayan özgür düşünce atılımı Yunanistan ve İtalya’da devam eder.
Pers Egemenliği Dönemi: (M.Ö. 545-333) Anadolu Pers Kralı Cyrus’un M.Ö. 546 tarihinde Lidya Krallığını yıkması ile Büyük İskender’in M.Ö. 333 tarihinde İskederun yakınlarındaki İssos’ta Dara’yı yenmesi arasında kalan ikiyüzyılı aşkın bir süre içinde Pers egemenliğine sahne olmuştur. Bu dönemde yerli beylikler (satraplar) tarafından yönetilen Anadolu’da ilginç bir Greko-Pers stili geliştirilmiştir. Başlıca kültür odakları arasında Manyas Gölü kenarındaki Daskyleion ile Lidya’da ve Karya’da gelişen satraplıkları bulunur. Pers egemenliği sırasında Likya’da Xanthos’da ve Lymira’da gelişen yüksek nitelikteki mimarlık ve heykeltraşlık örnekleri özünde Hellenistik nitelikler bulunan eserlerdir. Anadolu’daki Geç Arkaik Hellen sanatı Pers egemenliği altında olduğu halde özgünlüğünü koruyabilmiştir. Hellenistik Çağ: (M.Ö. 300-30) İskender’in Hellespontus’u (Çanakkale Boğazı) geçtiği M.Ö. 334 yılı, Hellen uygarlığı ve bütün dünya için büyük önem taşıyan yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Roma İmparatoru Augustus (M.Ö. 27) ile son bulan bu tarihi dönemde Hellen uygarlığı Asya ve Afrika’ya değin yayılmış, Doğu ve Batı arasında bir kültür etkileşimi yaratılmıştır. Doğu ruhunun Hellen uygarlığı ile kaynaşmasından, dış görünümü ile Hellenli, ancak özüyle Doğulu bir dünya görüşü ortaya çıkmıştır. İskender’e Mısır’da Tanrı Amon’un oğlu olarak tapılmıştır. Hellenistik dönem boyunca Anadolu iki değişik yönetime sahne olmuştur. Aiolya’da ve İonya’da egemen olan Bergama Kralları (M.Ö. 283-133) ve Bithynia Kralları da (M.Ö. 327-74) gerçek Hellen uygarlığının temsilcileri ve koruyucuları olmuşlardır. Buna karşılık Pontus Kralları (M.Ö. 302-36), doğulu içerik taşıyan kültür politikasını yürütmüşlerdir. Kommagene Kralları da bu ikinci tipin temsilcileridirler. Hellen dünyası, Hellenistik dönem boyunca bir ekonomik atılım içinde olmuşlar, Doğu dünyası ile ilişkiler sayesinde İskenderiye, Rodos, Bergama ve Ephesos gibi başkentlerin önderliğinde canlı bir ticaret geliştirmişlerdir. Zengin kütüphanesi ile Bergama bu dönemin büyük bilim ve eğitim merkezi olmuştur. Roma Çağı (M.Ö. 30 - M.S. 395) M.S. 1. ve 2. yüzyıllarda Anadolu kentleri o dönem uygarlıklarının en zengin ve en önemli sanat merkezleri arasındaydı. Roma Çağında da Anadolu-Hellen geleneği kısmen kesintisiz olarak devam etmiştir.
M.Ö. 59 yılında Roma Konsülü olan ve 44 yılında öldürülen Julius Caesar ile başlayan bu periyot imparatorluk niteliğini daha sonraki imparatorlardan Augustus, Tiberius, Calligula ve Claudius ile kazanmıştır. Temelleri İtalya’da Etrüsk kültürüne dayanan Romalılar tarihsel çıkışlarını daha çok savaşçı karakterleriyle bütünleştirerek bir Akdeniz Uygarlığı’na ulaşmışlardır. Uygarlık olarak Anadolu’da Romalıların gelişiyle orijinal Anadolu mimarisi yaşarken yeni yapı teknikleri ve mühendislik yöntemeleriyle Roma karakteri de etkisini gösterir. Bu dönemde Anadolu kentleri, özellikle Bergama ve Ephesos, yeni bir kimlik kazanmış, sadece Batı Anadolu kıyıları değil tüm Anadolu bu zaman içinde yollar ve tapınaklarla donatılmıştır. Antik Yunan Kenti Batı Anadolu ve Yunanistan’ın genellikle dağlık oluşu sebebiyle buralarda yaşayan halklar kendi kapalı çevreleri içinde küçük devletler kurmuşlar ve ancak sonraları siyasi birlikler oluşturabilmişlerdir. Başta kurulan bu küçük devletler çevresindeki bir şehir (polis) ve çevresinde yeralan köylerden oluşurlardı. Bunda özellikle Klasik Yunan uygarlığının geliştiği alanların dağlar ve vadilerle birbirinden izole edilmiş bölümlerden meydana gelen coğrafi niteliği etkendir. Klasik dönemin başlangıcındaki iki önemli kültürden Minos’ta (Girit) şehirde pahalı, lüks saraylar ve evler yeralmıştır. Diğer kültür olan Miken’de bir tepe üzerinde surlarla çevrili kaleler ya da şatolar polisin merkezi olmuştur. En baştan beri hakim olan bu iki yaklaşım sonraları kurulmuş kentlerde de kendini göstermiş ve kentin merkezinin agora mı yoksa akropol mu olduğu hep sorulan soru olmuştur. Açıktır ki, ilki ticaretin geçerli olduğu ve halkın egemen olduğu bir toplumun, diğeri ise bir derebeyinin egemenliğini ve savaşçılığı önplana alan bir toplumun ürünüdür. Antik Yunan kentinde belli başlı yapılar vardır. Bu yapılar toplumun yaşantısı için vazgeçilemez öğeler oldukları için hemen her kentte vardır. Ayrıca Klasik dönemin temel mantığı olan herşeyi standartlaştırma ve ideal güzele ulaşma çabası yüzünden bu yapılar genellikle birbirlerine benzeşir. Agora: Halka açık, ticari, resmi, adli ve dini işlerin yapıldığı, içinde stoaların ve dükkanların yanısıra tapınak ve sunakların da yeraldığı pazar yeri. Akropolis: Genelde sarp bir tepeye kurulan şehrin savunmasında önem taşıyan iç kale. Akropolde saraylar, savunma amaçlı yapılar ve tapınaklar yeralmıştır. Stoa: En çok agoralarda bulunmakla birlikte, kimi tiyatro, tapınak ve gymnasiumlarda da yeralan, halkın güneşten ve yağmurdan korunarak dinlenebileceği bir yapıdır. Genelde uzunlamasına yapılmış bir duvar, buna paralel bir veya birkaç sütun dizisi ve bunları örten bir çatıdan oluşur. Bouleuterion: Antik Yunan’da kent meclisinin toplantılarının yapıldığı kapalı binadır. Agoranın demokrasi olan ilişkisinin sonucu olarak kent meclisinin toplantı yapısı da çoğunlukla agoraya yakındır.
Bouleuterion Ocak Tanrıçası Hestia’nın sunağını da içerir. Gymnasium: Antik Yunan’da gençlerin bedensel ve toplumsal eğitim aldıkları, çoğunlukla spor yapılan bina. Bir poliste agora kadar önemli bir etkendir. Gymnasium içinde yeralan palaestra spor çalışmalarının yapıldığı bölümdür. Stadium: Açık havada yapılacak spor karşılaşmaları için kullanılan, çevresinde seyirciler için oturma basamakları bulunan oval şekilli yapıdır. Tapınak: Yunan theogonisinde çok fazla sayıda tanrı olması ve daha önemlisi her kentin bir koruyucu tanrısının bulunmasının doğal bir sonucu olarak Yunan kentinde çok sayıda ve görkemli tapınaklar bulunur. Seramik Klasik dönemin en tipik özelliklerinden birisi de seramik kaplara ve bunların süslemelerine tüm diğer kültürlerde olduğundan daha fazla değer verilmesidir. Güzel bir kap Yunan insanı için gündelik bir eşyadan öte bir sanat eseridir. Seramik kapların belli başlı dört kullanım alanı vardır: 1. Çeşitli katı ve sıvı maddeleri (yağ, su, şarap, tahıl, v.b.) depolamak ve taşımak için kullanılan ve genellikle büyük boylu kaplar (amphora, hydria, pelike, stamnos gibi) 2. İçki içilirken kullanılan ve boyutları ihtiyaca göre küçük ya da büyük olabilen kaplar (Krater, oinochoe, kylix, skyphos, lebes, kantharos, psykter gibi) 3. Çeşitli kişisel eşyaları (ör: takılar) veya kokulu yağları koymak için kullanılan ve genellikle ufak ve kapaklı olan kaplar (leukythos, alabastron, aryballos, askos, pyxis gibi) 4. Birtakım özel törenlerde kullanılan kaplar (Loutrophoros, leukythos ve lebes gamikos gibi) Kapları bunca değerli kılan en büyük etken de şüphesiz üzerlerindeki bezemelerdir. Tahta, kumaş, deri benzeri malzemeler üzerine yapılan resimler günümüze ulaşamamıştır ve bugün Yunan resim sanatı hakkında sahip olunan bilginin çoğu kapların süslemelerinden edinilenlerdir. Genellikle mitolojik sahnelerin işlendiği bu süslemeler Yunan mitolojisi, resim sanatı ve günlük yaşamı konusunda da detaylı bilgiler vermektedir. Öyle ki, arkeologlar Klasik Arkeoloji dönemlerinden bazılarını bu süslemelere göre yapmışlardır (ör: Protogeometrik, geometrik, orientalizan gibi). Bu dönemlerdeki süslemeler önce basit çizgiler, ardından basit geometrik süslemeler, sonra çok daha özen ve emekle hazırlanmış geometrik bezemeler ve çoğu zaman da stilize olmaktan öteye gidemeyen insan ve hayvan resimleri içerirler. Daha sonraları ise M.Ö. 6. ve 5. yüzyıllarda ortaya çıkıp yaygınlaşan iki teknik Klasik Dönem boyunca en etkin bezeme teknikleri olmuştur. Bunlardan ilki Siyah Figür Tekniği’dir. Bu teknikte resim açık kırmızı kil yüzeyi üzerine siyah gölge olarak yapılmış ve detaylar kazıma çizgileri ile sağlanmıştır. Doğal olarak bu kazıma süslemeye sert bir hava katmaktadır. Yardımcı renkler olarak koyu kırmızı ve beyaz da kullanılmıştır.
Siyah figür tekniÄŸinden en çok yüz yıl sonra bulunan Kırmızı Figür TekniÄŸi ise resmedilecek figürlerin kilin renginde bırakılması ve figürlerin dışındaki alanın siyah boyanması esasına dayanır. Ardından, detaylar kırmızı figürün içine siyah fırça ile boyanmaktadır. Bu ÅŸekilde sert kazıma izlerinin yerini daha yumuÅŸak, üstelik derinlik ve üçüncü boyut hissi veren çizgilere bırakmıştır. Ayrıca, bu teknik viÅŸne kırmızısı, beyaz, altın sarısı gibi deÄŸiÅŸik renklerin kullanılmasına da izin vermiÅŸtir. Heykel Klasik dönemin heykel sanatını incelemenin en zor yönlerinden biri ele geçen heykellerin sayısının az olmasıdır. Genellikle deÄŸerli malzeme ile yapılan bu heykeller sonraki dönemlerde malzemeleri için tahrip edilmiÅŸlerdir. Bu durumda bilimadamları ancak heykellerin sonradan yapılmış mermer kopyalarına bakarak heykel sanatı hakkında fikir edinmek zorunda kalmışlardır. Heykel sanatının bu derece önem kazanmasının sebebi ise Yunanlıların “İnsan herÅŸeyin ölçüsüdür” sözüne inanmaları ve dolayısıyla tanrılarına insansı tasvir etmeleridir. Üstelik tanrıların kusursuz olması gerektiÄŸi düşüncesi de heykellerin etkileyici olmasına yolaçmıştır. Aynı mimaride olduÄŸu gibi heykelde de daha erken dönemlerden itibaren standartlar oluÅŸturulmuÅŸtur. Tüm insanlar heykellerde onbeÅŸ-onaltı yaÅŸlarında genç delikanlı, yetiÅŸkin bir insan oranlarında yapılmış genç adam, sakallı ve kaslı olgun erkek, zarif genç kadın ve sakin olgun kadın gruplarından birinde gösterilmeye gayret edilmiÅŸtir. Bu sınıflandırma esasen arkaik dönemde geçerli olmuÅŸtur. Arkaik dönem heykellerinin çoÄŸunda görünüm donuk ve serttir. Sonraları ise heykeltraÅŸlar bronz, fildiÅŸi, altın gibi daha kolay iÅŸlenebilir malzemeler ve geliÅŸen teknikler sayesinde her an canlanacakmışcasına baÅŸarılı heykeller yapmaya baÅŸlamışlardır. Zamanla heykellerin duruÅŸundan ve yüzlerinden duygu bile okunabilir hale gelmiÅŸtir. Yine aynı mimaride olduÄŸu gibi Klasik dönem heykelinde de orantı çok önem vermiÅŸlerdir. İnsan vücudundaki oranlar aritmetik olarak hesaplanmıştır. ÖrneÄŸin başı tüm gövde boyunun yedide biri, ayak avuç içinin üç katı, ayaktan dize kadar olan mesafe avuç içinin altı katı olmalıdır. Mimari Her ne kadar Karanlık ÇaÄŸlar diye adlandırılan dönemi de içeriyorsa da M.Ö. 1100 ile M.Ö. 700 yılları arasında kalan zaman dilimi,Yunan sanatında sonraları klasik sayılacak eÄŸilimlerin temellerinin atıldığı zaman dilimidir. Yunanlılar mimaride kendilerine model olarak Mykenai kültürünün sütunlarla çevrilmiÅŸ merkezi büyük bir odadan oluÅŸan basit megaron tipi yapısını almışlardır. Ardından birer doÄŸa yasasıymışcasına inanılan kuralları geliÅŸtirmiÅŸlerdir. Bu kurallar da farklı kültürlerin ve ihtiyaçların etkisiyle birkaç gruba ayrılmış ve bunlara düzen adı verilmiÅŸtir. Bu kuralların en kesin uygulandığı yerler de şüphesiz tapınaklar olmuÅŸtur. Arkeoloji biliminde tapınaklar mimarilerine, özellikle de sütun baÅŸlıklarında görülen süslemelere göre sınıflandırılmışlardır. Tapınak yapısında bu denli dikkat çeken öğenin sütunlar olmasının sebebi görsel etkilerinden öte gerçekten de tapınağın dışında kalan en önemli ve büyük parça olan çatıyı taşıyor olmaları ve bu iÅŸlevleriyle yatay olan zemin ve çatı arasında dikey bir geçiÅŸ saÄŸlayarak tapınağı tamamlamalarıdır.
Sütunlar bir yapıya zerafet de katabilmektedir, güçlülük hissi de. İşte bu sebeple, Yunan tapınak mimarisinde sınıflandırma sütun baÅŸlıklarına göre yapılmıştır. Düzenler sütun baÅŸlarında kullanım olarak ortaya çıkmışsa da bir bütün olarak binaların tamamını içeren sanatsal öğelerdir. Bunlar ortaya çıkış sıralarına göre zaman içinde ilk örneklerini Yunan Anakarasında gördüğümüz en sade düzen olan Dorik Düzen, kaynağını Anadolu’dan alan (Ephesos Artemission’u) İonik Düzen ve geç dönemlerde sanatsal yönden daha süslü özelliÄŸi olan Korinth Düzen’leridir. Bu ana düzenlerin dışında Aeolik, Toskanik, ve birçok unsurun beraber kullanıldığı Kompozit düzenler de kullanılmıştır. Sütun baÅŸlıklarına güre yapılan sınıflandırmanın yanısıra bir diÄŸer sınıflandırma da sütunların diziliÅŸlerine ve içindeki odaların sayı ve ÅŸekline göre yapılandır. Genel olarak tapınak ortada tanrı heykelinin yeraldığı naos (sella) adlı dikdörtgen oda, bazen bu büyük odanın önünde ya da arkasında yeralan daha küçük odalar ve bu odaları çevreleyen sütun dizilerinden oluÅŸmaktadır. Sütun dizileri yalnızca bir cephede, karşılıklı iki cephe boyunca, bir dörtgen oluÅŸturacak ÅŸekilde veya içiçe iki dörtgen ÅŸeklinde olabilir. Bu sınıflandırmada karşılaşılan bazı türler ÅŸunlardır: Peripteros (Sellanın bir dizi sütunla çevrili olması), Dipteros (sella duvarının dışının iki sıra sütunla çevrili olması), Pseudodipteros (Sella duvarları ile sütunlar arasında ikinci bir sütun sırası girecek ÅŸekilde yapılan tapınak). Sık rastlanmasa da yuvarlak düzenin uygulandığı da olmuÅŸtur. Edebiyat Yunan Arkaik Çağında, çok eski çaÄŸlardan beri söylenegelen destanlar düzenlenmiÅŸ ve bunlara son ÅŸekilleri verilmiÅŸtir. Bu destanların en önemlileri M.Ö 8. yy’nin son yarısına ait olan ve Homeros adlı gerçekten yaÅŸadığından emin olunmayan bir ÅŸaire maledilen “İlyada” ve “Odissea” ile bazı destanların Homeros tarzında iÅŸlenmesiyle oluÅŸan, aristokrat saraylarında ve dini halk bayramlarında okunan “Kiklos Destanları”dır. Bu destanlar, bayramın adanmış olduÄŸu tanrıyı öven ve proimion adı verilen bir giriÅŸ bölümü içerir. Bu dönemin edebiyata getirdiÄŸi en büyük yenilik, bu yüzyılların belirleyici özelliklerinden olan bireyselliÄŸin sonucu olarak, kiÅŸisel duygulara dayanan lirizm akımının ortaya çıkmasıdır. Lirizmin ilk örneklerini M.Ö.700 yıllarında yaÅŸamış olan Boiotia’lı Hesiodos vermiÅŸtir. Bu ÅŸair destan tarzındaki “Erga kai Hemerai” (İşler ve Günler) adlı eserinde kendi başından geçen olayları anlatır, “Teogonia” adlı eserinde ise Yunan tanrılarının kökenlerine iliÅŸkin görüşlerini belirtir. M.Ö.7. yy’nin ortalarında karşımıza çıkan Paros’lu Arhilohos, ÅŸiirlerinde halka hitabeden daha sade bir tarz kullanmış, insanların kaderi üzerinde durmuÅŸ, kiÅŸiliÄŸinin özelliklerini ve hayata karşı olan duygularını açığa vurmaktan kaçınmamıştır.
Destanlarda kullanılan “Hexametron” ile daha kısa olan “Pentametron” vezinlerini kullanarak yazdığı “Elegia”lar ve birbirini izleyen kısa ve uzun hecelerden meydana gelen “İombos”’larda gösterdiÄŸi ustalık daha sonraları lirik ÅŸiirlerin yaratıcısı sayılmasına neden olmuÅŸtur. Daha sonraları lirik edebiyat alanında ortaya çıkan ÅŸairlerin hiçbiri Arhilohos’un seviyesine ulaÅŸamamıştır. Bu ÅŸairler arasında kadınlara karşı hicviyeler yazan Amorgoslu Semonides ve Tiran’ları eleÅŸtiren, hicviyeler yazan Hipponaks gösterilebilir. Åžairlerin bu gündelik hayata ait olayları anlatırken kullandıkları halk dili İombos vezniyle çok iyi uyuÅŸmaktadır. Åžiirlerinde genellikle tiranlara olan kininden ve hayatın zevklerinden bahseden Alkaios ile Yunan dünyasının en önemli kadın ÅŸairi olan ve Platon tarafından Musa’ların onuncusu olarak tanımlanan Sappho, M.Ö. 6.yy.’da Lesbos(Midilli) adasında yaÅŸamışlardır. Sappho ÅŸiirlerinde yönettiÄŸi kızlar okulundaki kızlara duyduÄŸu aşırı sevgiyi baÅŸarıyla anlatmıştır. Tiran saraylarında ÅŸarabı va aÅŸkı öven Teos’lu Anakreon, iÅŸlediÄŸi hafif konularla lirizmin derinlik ve ciddiliÄŸini kaybetmesine neden olmuÅŸtur. Bu yüzyılın ÅŸairlerinden Ephesos’lu Kallinos vatan için ölmenin en büyük onur olduÄŸunu ileri sürerek gençleri Kimmer’lere karşı savaÅŸmaya çağırmış, Spartalı komutan Tirtaios, savaÅŸ marÅŸları besteliyerek yurttaÅŸlarını savaÅŸa teÅŸvik etmiÅŸtir. Lirizmden ayrı olarak meydana gelmiÅŸ olan bu ulusal ve siyasal ÅŸiir türünün temsilcileri arasında, Teognis ve Atinalı Solon da reformist düşünceleriyle yerlerini alırlar. Arkaik çağın edebiyata getirdiÄŸi en önemli geliÅŸmelerden biri de Tragedya’dır. Dini duyguların bir göstergesi olarak geliÅŸen dans ve lirik koro ÅŸarkıları, Attika’da ilkbaharda Dionysos onuruna yapılan törenlerde özel bir ÅŸekil olarak tragedyanın temellerini atmıştır.Bu törenlerde köylüler “Satir” (teke-adam) kılıklarına girerek ağıtlar okur ve alaylar tertiplerlerdi. BaÅŸka tanrıların kültlerinde de bulunan ve “Dromera” adını taşıyan bu temsiller baÅŸta kaba ve ilkeldi. M.Ö. 534 yılında tiran Peisistratos tarafından Atina’da düzenletilen Dionysos ÅŸenliklerinde keçi maskeli kiÅŸilerin okudukları ÅŸarkıları manzum olarak iambos vezninde cevaplarından, Hipokrites (cevap verici) denilen bir aktör ortaya çıkmıştır. Karakterler arasında konuÅŸma olmasını ve dolayısıyla belli bir olayın temsilini saÄŸlayan bu türün mucidininin İkaryalı Tespis olduÄŸu söylenmektedir. Atina’da çok tutulan Tragedya nın kelime kökü, Yunanca “teke” anlamına gelen Tragos ve manzum ÅŸarkı anlamına gelen Aoide kelimelerinin birleÅŸmesi sonucu oluÅŸan Tragoidia kelimesidir. Yunan edebiyatının klasik çağında filozofların eserleri ve nutukları sayesinde düzyazı büyük geliÅŸme göstermiÅŸ, ÅŸiir alanında Ksenofanes’i örnek alan Parmenides ve Empedokles’in eserleri destan ÅŸeklinde yazıya dökülmüştür. Simonides, Bakhilides, Korinna ve Tebai’li Pindaros bu çaÄŸda lirik ağıtların en güzel örneklerini vermiÅŸlerdir. Bu ÅŸairlerden en bilineni olan Pindaros Panhelenik yarışmalarda kazanan atletler onuruna yazdığı ÅŸiirlerinde Olimpos tanrılarının yüceliÄŸini ve Yunan geleneklerinin kutsallığını anlatmıştır. M.Ö. 5.yy’nin Yunan edebiyatına kazandırdığı en önemli eserler kuÅŸkusuz Aishilos, Sofokles ve Euripides’in tragedyalarıdır.
M.Ö. 6.yy’nin sonlarına doÄŸru tragedya, Hoirilos ve mitolojinin yanısıra tarih konusunu da iÅŸleyen Frinihos’un piyesleriyle büyük ilerleme kaydetmiÅŸti. Frinihos “Foinissai”(Fenikeli kadınlar) adlı dramında Salamis deniz zaferini büyük baÅŸarıyla anlatmış, halkın çok etkilenmesi sonucu yasaklanan “Miletos’un zaptı” adlı oyununda ise bu ÅŸehrin Persler tarafından ele geçiriliÅŸini sahneye koymuÅŸtu. Tragedyaya esas ÅŸeklini veren ise Aishilos olmuÅŸtur. Aishilos konusunu mitolojiden alan piyesler yazmıştır. Aishilos’un mitolojik konuya sahip olmayan tek piyesi bizzat katıldığı 2. Pers Seferini konu alan ve çok önemli bir tarihi belge olarak kabul edilen “Persler”dir. Tüm hayatını Atina’da geçiren Sophokles tragedyaya üçüncü bir aktör katmış ve mitologyaya dayanan piyeslerinde tanrılar ve kahramanların gerisinde insanları da baÅŸarıyla karakterize etmiÅŸtir. Yazdığı 111 piyesten yedi tanesi günümüze kadar ulaÅŸmıştır. Yazdığı yetmiÅŸbeÅŸ piyesten ondokuz tanesi günümüze oluÅŸan Euripides, yalnız sanat için yazan ve yaÅŸayan bir düşünürdür. Tragedyada gelenek olduÄŸu üzere konularını mitolojiden alan bu yazar Aishilos’un kahraman, Sophokles’in ideal insan tiplemeleri yerine tanrı veya kahraman maskesi altında çağının insanlarını incelemiÅŸtir. Zamanında beÄŸenilmiyen yazar Aristo tarafından en iyi dram yazarı olarak tanımlanmıştır. Dionysos törenlerinden doÄŸan bir baÅŸka tür de komedyadır. Sirakusa’da Gelon ve Hierro zamanında İstanköylü Epiharmos’un kaleme aldığı komedyalarda, Sirakusa’da özgürlük olmadığı için bazı mitosları gülünç bir ÅŸekile sokarak sahneledikleri bilinmektedir. Komedya asıl geliÅŸimini Atina’da geçirmiÅŸtir. Resmi nitelikte olan Dionisos ÅŸenlikleri kapsamındaki yarışmalara, ilk kez M.Ö.5.yy’nin baÅŸlarında, komik korolar da alınmıştı. Kratinos ve Eupolis gibi komedya yazarları konularını tragedya yazarlarının tersine piyes konularını günlük hayattan alır, genelde parti mücadelelerini, baÅŸta bulunan devlet adamlarını ve sosyal hayatı eleÅŸtirirlerdi. Hatta eleÅŸtirileri yüzünden Kratinos’un eserlerinden bazıları sansüre maruz kalmıştı. Komedyanın en önemli yazarı Aristophanes’tir. Kırkdört piyesinden onbiri günümüze ulaÅŸmıştır. Tragedya ve komedya dini bir tören sayıldığından aktörler, Dionisos kültüyle ilgili maskeler taşırdı. Dublör kullanılmaz, seyirciler yarım daire ÅŸeklinde kerevetler veya tahta setler üzerine otururlardı. Dionisos tiyatrosu denen bu tiyatrolar ancak M.Ö. 4.yy’de, yani tragedya’nın en parlak çağı bittikten sonra taÅŸ yapıt haline gelmiÅŸtir. Bu çaÄŸdan sonra tragedya ve komedya gerileme gösterirken, retorik ve felsefe yazıları belirli bir ilerleme göstermiÅŸtir.
Retorik yani sade ama etkileyici konuÅŸma sanatı sofist olan Trasimahos, Gorgias ve onun öğrencisi İsokrates tarafından geliÅŸtirilmiÅŸtir. Aynı çaÄŸda nutuklarıyla ün kazanan hatipler arasında Lisias, Aishines, Hipperides ve Demostenes gösterilebilir. Eski çağın en büyük hatiplerinden olan Demostenes’in yurtsever duygular ve patetik sözlerle yüklü nutukları hem eski zamanların hem de günümüzün siyaset adamlarını etkilemiÅŸtir. Felsefe Felsefe M.Ö.6.yy’nin ilk yarısında o zamanki dünya görüşünün insanları tatmin etmemesinden doÄŸmuÅŸtur. Yeni uygarlıkların keÅŸfi bir takım sorunlar ortaya koymuÅŸ, insanları bu sorunların üzerine eÄŸilmeye sevk etmiÅŸtir. Bu yüzyıllarda İyonya’nın aydın çevrelerinde kıpırdanmaya baÅŸlayan düşünce hareketleri dinin ve taassubun zincirlerini kırmış dünyada olup biten ÅŸeyleri doÄŸa üstü güçlerle deÄŸil tabiata egemen kanunlarla açıklama eÄŸilimi baÅŸ göstermiÅŸtir. Bu dönemlerde baÅŸlı başına ÅŸahsiyetler çıkmış ve bu kiÅŸiler eski geleneklere karşı çıkarak dünyanın menÅŸeini kavramak ve onu meydana getiren elemanları saptamak için uÄŸraÅŸmışlardır. Bunlara İyonya tabiat filozofları adı verilmektedir. Thales, bu dünyayı ve herÅŸeyi meydana getiren ÅŸeyin su olduÄŸunu iddia eder. Anaksimandros havayı sudan önemli görür. Kselofannes de bu dönemin önemli felsefe adamlarındandır. İyonya tabiat filozoflarının vardıkları birbiriyle çeliÅŸen çeÅŸitli sonuçlara raÄŸmen bilime yaptıkları en büyük hizmet bu sorunları ilk kez ortaya atmaları ve bilimi pratik amaçlar için kullanılan bir araç deÄŸil, sırf gerçeÄŸe ulaÅŸmak için teorik nitelikte bir araÅŸtırma olarak kabullenmeleridir ki bu görüş bugünkü bilim görüşüne tamamen uygundur. M.Ö. 5. yy.’nin (Birinci Klasik ÇaÄŸ) ilk yarısında yetiÅŸen düşünürlerin büyük kısmı ya Atinalı ya da Atina’da yerleÅŸmiÅŸ yabancılardır. Anadolu’da ise tabiat felsefesini sürdüren bazı filozoflar yaşıyordu. Fakat bunlar birbirleriyle çeliÅŸen teoriler ileri sürdüklerinden, bu teoriler geniÅŸ çevrelere ulaÅŸamamış, tüm Yunan adasına yayılamamıştır. Bu dönem önemli filozofları arasında Ephesoslu Herakleitos tabiatta hiçbir ÅŸeyin olduÄŸu gibi kalmayıp, nesnelerin sürekli “logos” (akıl) olarak gösterdiÄŸi ve ateÅŸle bir saydığı kanuna göre deÄŸiÅŸtiÄŸini ileri sürmüştür. Eleialı Parmenides de dünya hakkındaki görüşünü akıl ve mantığa dayamak suretiyle kurmak istediÄŸinden Yunan felsefe tarihinin ilk rasyonalist filosofu olarak bilinmektedir.
M.Ö. 480 yılından sonra kültür hayatında bir hayli geliÅŸme olan Sicilya’da yetiÅŸmiÅŸ Empedokles, Perikles zamanında Atina’da felsefe sistemini açıklamaya baÅŸlamış olan Klazomenaili Anaksagoros, Abderalı Demokritos ve Sokrates bu dönemin en ünlü yazarlarıdır. Demokritos düalist düşüncelerin tersine dünyadaki ÅŸeylerin sayıları sonsuz, bölünmeleri imkansız, son derece küçük, renksiz ve sade olan zerrelerden yani “atom”’lardan meydana geldiÄŸini savunmuÅŸtur. Demokritos tam anlamıyla materyalist felsefe sistemi ortaya koymuÅŸtur. Sokrates (M.Ö 470/69-399) insanları kendi kendilerine öğrenmeye sevk ederek yurttaÅŸlarının ahlaken daha iyi olmalarını, sosyete ve devlet içinde daha faydalı elemanlar olarak çalışmalarını istiyordu. Kendisi sofizm dalında olduÄŸu kadar felsefede de döneminin en önemli ÅŸahsiyetleri arasına girmiÅŸtir. YetiÅŸtirdiÄŸi öğrenciler Yunan tarihinin 2. Klasik çağında felsefe alanında büyük geliÅŸmeler yapmışlar ve onun düşüncelerini uzun süre yaÅŸatmışlardır. Sokrates’te eskiyi yıkmak isteyen devrimci bir taraf da vardı. Bu yönü sebebiyle ağır eleÅŸtirilere uÄŸramış, sonunda Anitas adında bir Atinalı’nın onu devlet tanrılarını inkar etmek ve gençliÄŸi zehirlemekle suçlaması üzerine mahkemeye verilerek idama mahkum olmuÅŸ ve zehir içerek intihar etmiÅŸtir. M.Ö. 5 yy’da zamanımıza kadar bilim dünyasını meÅŸgul eden problemler ele alınmaya baÅŸlanmış, bunlara çözümler üretilmek üzere çalışılmıştır.
İkinci klasik çaÄŸda (M.Ö 4.yy) bir taraftan Demokritos’un atom teorisi geliÅŸtirilmekte diÄŸer taraftan Sokrates’in felsefi düşünceleri öğrencileri tarafından ilerletilmektedir. Bu öğrenciler arasında Atina’da Kinosarges gimnasyonunda bir ekol kuran Antistanes gösterilebilir. Antistenes’e göre dünya hazları ve kültür elemanları insanlar için zararlıydı. Bunun için insanlar alçak gönüllü olmalı, gayet sade ve hatta ilkel bir yaÅŸam sürdürmeliydi. Yalnız kendi ihtiraslarına egemen olan kiÅŸi özgür olabilirdi. Antistenes’in görüşlerini Sinoplu Diogenes daha da geliÅŸtirmiÅŸtir. Aynı sorunu Sokrates’in baÅŸka bir öğrencisi Kireneli Aristippos da ele almıştır. Aristippos’un en önemli öğrensisi Hellenizm çağında faaliyette bulunmuÅŸ olan Epikuros’tur. Yalnız Sokrates’in öğrencilerinin deÄŸil, tüm Yunan filozoflarının en büyüğü Atinalı zengin bir aileye mensup olan Platon (427-348/47)’dur.Yunan felsefesi Platon (Eflatun) ile en yüksek seviyesine ulaÅŸmıştır. “Faidon”, “Apologia”, “Simpasion”, “Politeia” (Devlet) ve “Nomai” (Kanunlar) en önemli eserleridir. Eflatun felsefesinin özünü idealar teorisi ve insan ruhunun ölümsüzlüğü teÅŸkil eder. İçinde olduÄŸumuz sürekli akış halinde olan nesneler dünyasının ötesinde Eflatun’un reel varlıklar olarak kabullendiÄŸi “idealar dünyası” yani tümel anlamların meydana getirdiÄŸi sonsuz bir dünya vardır. Gerçek sandığımız nesneler bu ideaların yaÅŸadığımız dünyaya yansımalarından baÅŸka birÅŸey deÄŸildir, bunlar ideaların gölgelerinden ibarettir. Platon’un en ünlü öğrencisi Aristo’dur. Aristo (384-322) genç yaÅŸlarda Platon tarzında yazdığı dialoglarla ün kazanmıştır. Hocasının “idealar” teorisinin mistik kısımlarını incelemiÅŸ ve aynı zaman da siyaset bilimi ile uÄŸraÅŸmıştır. Makedonya kralı Filip 2’nin oÄŸlu İskender’in öğretimiyle uÄŸraÅŸmış ve onun Yunan kültürüyle yakından ilÅŸkiye girmesini saÄŸlamıştır. Aristo bilimleri dört kısıma ayırmıştır: Mantık, metafizik, tabiat tarihi ve ahlak. Son iki gruba dair yazdığı eserler çok önemlidir. Tabiat bilimi olarak fizik, astronomi, psikoloji, zooloji, botanik ve jeoloji’yi kastetmiÅŸ ve bütün bu alanlarda yaptığı çalışmalarında zengin etüd kolleksiyonları toplamakla bilimsel çalışmaların tam anlamıyla kurucusu olmuÅŸtur. Siyaset bilimi alanında da uzun incelemeler sonucu “Politikai” adlı bir eser yazmış, bu eserinde tarihte karşılaÅŸtığı monarÅŸi, aristokrasi ve demorasi olmak üzere üç devlet sistemiyle meÅŸgul olmuÅŸtur. Bu kitabı, Yunanistan’ın yüzyıllar boyu siyasal durumu hakkında etraflı bilgiler verdiÄŸi için tarihçiler tarafından çok önemsenmiÅŸ ve kullanılmıştır. Aristo’dan sonra daha önceki filozofların yerini tutabilecek geniÅŸ görüşlü bir kimse yetiÅŸmemiÅŸ, Hellenizm çağında ise tek tek bilim alanlarında uÄŸraÅŸan bilginler ortaya çıkmıştır.
Mitoloji: Eski Yunanlılar doÄŸadaki herÅŸeyi tanrı olarak görmüşler, etraflarında olan her olayı bir tanrıyla baÄŸdaÅŸtırmışlardır. İnsan ÅŸeklinde olmalarına raÄŸmen ölümsüz ve insanlardan çok daha güçlü olan bu tanrılar Yunan mitolojisiin temelini oluÅŸtururlar. Asırlar boyunca anlatılagelen ve “mythos” denilen hikayelerden oluÅŸan Yunan mitolojisinin ana konuları dünyanın, tanrıların ve insanların oluÅŸumu, tanrıların kendi aralarındaki veya insanlarla olan iliÅŸkileri ve Troya Savaşı gibi gerçek olaylardır. Bu gibi gerçek olaylara, ağızdan ağıza anlatılırlarken çeÅŸitli hayal ürünü hikayeler eklenmesi sonucu oluÅŸan efsaneler aynı zamanda tarihsel deÄŸer de taşırlar. Yunan mitolojisine göre baÅŸlangıçta, yani dünya oluÅŸmadan önce Khaos (sonsuz boÅŸluk) vardı. Sonra Khaos’tan Gaia, yani toprak ve daha da sonra çekici gücün sembolü Eros çıktı. Eros’un sayesinde Khaos ve Gaia’dan Erebos (yeraltı karanlığı) ve Nyks (gece), onlardan ise Arther (göğün üst tabakalarının ışığı) ve Hemere (gündüz) doÄŸdu. Daha sonra Uranos (gök) ve Pontos’u (deniz) dünyaya getiren Gaia Uranos’la birleÅŸerek erkek ve diÅŸi titanları, tek gözlü devler olan Kyklop’ları ve Hekatonkheires adlı yüz kollu devleri doÄŸurdu. En son doÄŸan erkek titan olan Kronos babasını yenerek tüm evrenin kralı oldu. Krallığını kaybetmemek için kendisi gibi titan olan karısı Rhea’dan doÄŸan çocuklarını yiyen Kronos , kendisinden kaçırılan oÄŸlu Zeus tarafından yenilince mitolojide tanrılar devri baÅŸladı.
ZEUS: Gök tanrısı olan Zeus annesi Rhea’nın yardımıyla babası Kronos’u tahtından indirerek Olympos’a yerleşmiştir. İnsanları ve tanrıları tiranlar ve devlere karşı korumuş ve onlara hükmetmiştir. Sık sık hayvan kılığına girip kadınları baştan çıkarır. Birçok sıfatı ve simgesi vardır.
HERA: Analığın yüceliği ve evliliği simgeler. Kronos ve Rhea’nın kızı olan Hera kardeşi Zeus’la evlidir. Çoğunlukla kinci, kıskanç ve hırçın bir tanrıça olmasıyla tanınır.
ATHENA: Evleri ve kentleri korur. Babası Zeus’un kafasından, tepeden tırnağa silahlı olarak doğmuştur. Aklın ve zekanın gücünü simgeler. Genellikle silahlı olarak canlandırılır.
APOLLON: Güneş tanrısı olan Apollon, Zeus ve Leto’nun oğludur. Aynı zamanda müzik ve şiir tanrısıdır. Tanrıların en yakışıklısıdır.
ARTEMİS: Av tanrıçası olan Artemis, Apollon’un kız kardeşidir. El değmemişliği simgeler. Ok ve yay taşır, bir dişi geyik ve köpeklerle dolaşır. Simgesi hilaldir.
HERMES: Zeus ile Maia’nın oğlu olan Hermes yolları ve onların üzerinde seyreden habercileri gezginleri, satıcıları ve gerektiğinde de hırsızları korur. Becerikli ve kurnaz bir tanrıdır.
HEPHAİSTOS: Ateş tanrısıdır. Demircilik ve madencilik ustasıdır. Hera’nın oğludur. Aphrodite ile evlenmiştir. İki ayağıda topal olan Hephaistos yer altında tanrılara silah yapar.
ARES: Savaş tanrısıdır. Acımasız ve kavgacı bir tanrı olduğu için kimse tarafından sevilmez.
APHRODITE: Aşk tanrıçasıdır. Hephaistos’un sadık olmayan eşidir. Anadolu’da büyük saygı görmüş adına kentler ve tapınaklar yapılmıştır. ·
DEMETER: Bereket ve ekili topraklar tanrıçası, Kronos ve Rhea’nın kızıdır.
POSEİDON: Denizler tanrısıdır. Denizciler iyi bir yolculuk için Poseidon’a yakarırlardı. Zeus’un erkek kardeşidir.
HADES: Ölüler dünyasının ve yeraltının tanrısıdır. Kendisini görünmez yapan bir başlığı vardır.
ASKLEPİOS: Asklepios sağlık ve hekimlik tanrısıdır. Yaygın kanıya göre Apollon ve nymphe (su perisi) Koronis’in oğludur.Genelde elinde yılanlı bir asa ile betimlenir. Zeus tarafından öldürülmüştür.
DİONYSOS: Şarap, sarhoşluk ve bağcılık tanrısı olan Dionysos, Zeus ve Semele’nin oğludur.Simgesi çam ve sarmaşıktır. Genellikle elinde kantharos adı verilen testiyle canlandırılır.
HESTİA: Ocak tanrıçası, evli kadın ve yeni doğmuş çocukların koruyucusu Hestia, Kronos ve Rhea’nın bakire kızıdır. Onuruna her sitenin prytaneionunda sürekli olarak kutsal ateş yakılırdı.
THYKE: İyi ve kötü talih tanrıçası. Çoğunlukla taç ve elinde bereket boynuzuyla betimlenir.
NEMESİS: Nyks’in kızıdır. Tanrısal öcü simgeler. Zeus’tan kurtulmak için kaza dönüşmüştür, fakat Zeus da bir kaza dönüşerek Helene ve Dioskurları doğurmasına sebep olmuştur.
HYGİEİA: Sağlık tanrıçasıdır. Asklepios’la ilişkilendirilir. Hayvanı yılandır.
HYPNOS: Uyku tanrısıdır. Erebos ve Nyks’in oğludur. Oğulları Morpheos, İcelos ve Phantasos düşleri yaratır. Yaşadığı mağaradan unutkanlık ve kayıtsızlık ırmağı Lethe’nin suları geçer.
HYMENAİOS: Evlilik tanrısıdır. Genellikle Apollon ve Kalliope’nin oğlu olduğu kabul edilir.
EROS: Aşkın ve üremenin tanrısıdır. Önceleri genç olarak betimlenen Eros daha sonra Hellenistik dönemde kalpleri ok ile yaralayan kanatlı bir çocuk olarak betimlenmeye başlanmıştır.
PAN: Kırlar, çobanlar ve ormanların tanrısıdır. Keçi ayaklı, sakallı ve boynuzludur. Zevk düşkünü bir tanrıdır. Syrinks (pan flüt) çalar, tepelerde dolaşır ve sürüleri korurdu.


